Ne yaptın Arif Bey?
5 Eylul 2008, Cuma
Sizlere az sonra anlatacağım hayat hikâyesinin kahramanı, eğer yaşamının sonlanmasına vesile olan finaldeki o meş’um hadiseye adı karışmasaydı belki de Adanalıların bir övünç kaynağı olabilirdi.
Kahramanımız 1882 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ten tam bir yıl sonra Adana'da dünyaya gelmişti. Çocukluğuna dair hiçbir bilgi maalesef günümüze ulaşmadı.
Hali hazırda tarih kitaplarımıza Ayıcı lakabı hiçbir zaman ihmal edilmeksizin Kurmay Yarbay Arif Bey olarak geçen bu hemşerimiz Ordu Kurmay Başkan Yardımcısı sıfatıyla Mustafa Kemal ile birlikte Samsun'a giden 19 kişilik heyettendi.
Kolay değil, bugün ‘Atatürk’ün yakın silah arkadaşı ve İkinci Cumhurbaşkanımız’ sıfatıyla anılan İsmet Paşa’nın bile katılmakta tereddüt edip, “Ben İstanbul’u kolaçan edeyim. Belki Paris’teki görüşmelerde bana ihtiyaç olur” bahanesiyle katılmaktan imtina ettiği, tehlikeli bir programdı bu Samsun seyahati.
Öyle ya, yedi düvelin işgali altında paramparça olan bir cihan imparatorluğunu ‘bir umut’ kurtarmaya çalışan kurmay heyetin önde gelenlerinden birisi Adanalıydı. Zaten kaç kişi vardı ki o gün Mustafa Kemal’in yanında, yöresinde bulunan. Kimi kaynaklara göre 19, kimine göreyse 55 kişiydi bu heyet.
Fakat Genelkurmay Başkanlığı arşivlerine ve çoğunluk tarihçilerin ittifakına göre Bandırma Vapuru’nun o günkü yolcu listesinde isimleri bulunanlar şunlardı;
Mustafa Kemal Paşa, Albay Refet (Bele), Kurmay Başkanı Albay Kazım (Dirik), Kurmay Başkan Yardımcısı Yarbay (Ayıcı) Arif, Kurmay Binbaşı Hüsrev (Gerede), Sağlık Başkanı ve yardımcısı Albay İbrahim Tali Öngören, Dr. Refik Saydam, Binbaşı Kemal (Doğan), Emir Subayı Teğmen Hayati, Başyaver Cevat Abbas (Gürer), Yüzbaşı Mümtaz, İsmail Hakkı, Emir Subayları Yüzbaşı Ali Şevket, Teğmen Muzaffer, Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa, İaşe Subayı Yüzbaşı Abdullah, Şifreci kâtipler Faik ve Memduh ve Şifre Yardımcısı Üsteğmen Hikmet.
Dikkat ederseniz rütbe sıralamasına göre bakıldığında Adanalı Arif Bey Mustafa Kemal’den sonra gelen üçüncü isimdir.
İşte böylesi önemli bir yolculuğun önde gelen isimlerinden olan Arif Bey’in ‘ibretlik’ hayat hikâyesine geçmeden önce isterseniz öncelikle ‘ayıcı’ lakabının gerekçesini öğrenelim.
Arif Bey’imiz yedi düvele hükmeden, dört kıtada at koşturan kudretli Osmanlı İmparatorluğu’nun mühim bir subayı olarak Ordu Komutanlığı yaptığı sırada komutanlık çadırında ayı besliyordu. Evet, evet yanlış okumadınız bildiğiniz ayı. İşte Arif Bey çadırında beslediği bu ayı nedeniyle yakın çevresinde ‘ayıcı’ lakabıyla anılıyordu.
Gerçi bu ‘ağır’ yakıştırmayı Kurmay Yarbay Arif Bey’in yüzüne karşı yapabiliyorlarmıydı orası muamma. Ancak bugün tarih kitaplarına bu sıfatıyla anıldığından biz de hikâyemizin bundan sonraki bölümünde ‘yiğit namıyla anılır’ sözünün gereğini yapacağız. Affola.
Öyle ya kimi tavşan besler, kimi papağan. Milletin keyfinin kahyasımısınız? Kimisi de böyle bizim tarihin tozlu raflarında unutulmaya yüz tutmuş hemşehrimiz gibi ayı besler çadırında kime ne?
Konu çok mu dağıldı? Dur bakalım o meş’um finale nasıl getireceğiz bu yazıyı?
İşte Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’a çıkan 19 kişilik kurmay heyetinin üçüncü adamı olan hemşehrimiz Ayıcı Arif Bey Kurtuluş Savaşı’nda tümen komutanı olarak görev yaptı.
O dönemi anlatan bazı hatıratlarda Ayıcı Arif Bey’in yüzünün ve cüssesinin Mustafa Kemal’e çok benzemesi nedeniyle bazı kritik günlerde onun dublörlüğünü üstlendiği de rivayet edilir.
Kolay değil, yetmiş iki milletin gözünü üzerine diktiği yanıp yıkılmakta olan koca bir memleketi kurtarmaya çalışan adam olmak. Bugünlerde bile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sayısı 20’yi aşan suikasttan kıl payı kurtulduğunu okumuyormuyuz?
Mustafa Kemal’in o dönemde üstlendiği zorlu görevi bir düşünün. Kimbilir hangi badirelerden geçip, hangi tehlikeli tuzakları aşıp üstlendiği zorlu görevi nihayete erdirmek için ter döktü.
O günleri yaşayanlar sancılı günlerde kaleme aldıkları ve günümüzde yayınlanan hatıratlarında Mustafa Kemal’in hangi suikast girişiminden ne şekilde kurtulduğunu detaylı olarak anlatmamış. Biz de bu nedenle Adanalı Ayıcı Arif Bey’in üstlendiği dublörlük vazifesiyle onu hangi tehlikelerden kurtardığını bilemiyoruz. Ancak bu yazıyı son satırına kadar okumaya tahammül gösterenler onun nasıl bir kulampara sarmasına adının karıştığını anlayacaklar.
Ne ise dönelim yine konumuza. Adanalı Ayıcı Arif Bey, Samsun yolculuğuna katılmasının ve dahi Mustafa Kemal’in hayatına kast edenlerin önüne geçerek üstlendiği dublörlük görevinin ödülünü 1923 yılında milletvekili seçilerek aldı. Hoş kendisi meclise Adana değil, ‘Eskişehir mebusu’ sıfatıyla katılmıştı.
Ancak bu durum o yıllarda bile çok mühim bir detay değildir. Öyle ya şimdilerde siyasi partilerin genel başkanlarına yakın isimler memleketlerinde değil de o süreçte hangi şehirden seçime girmeleri gerekiyorsa o ilin listesine dâhil edilmiyorlar mı?
İşte Arif Bey’in böylesine renkli, zorlu ve bir o kadar da gizemli hayat hikâyesi nasıl nihayete erdi sanıyorsunuz.
Telaş yapmayın o bilgiye geldi sıra.
Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımını ateşleyen Samsun yolculuğunun önemli isminden olan, Mustafa Kemal’e yönelik suikast girişimlerinde sıkılan kurşunların önüne göğsünü siper eden ve ilk meclise mebus olarak giren Arif Bey, günümüzde bile halen tartışmalara konu olan Atatürk’e yönelik düzenlenen İzmir suikastına adı karıştığı gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve idam edilmiştir.
Vay ki ne vay! Sen bir efsanenin parçası ol. ‘Hadi’ dendiğinde onun yerine geçip gövdeni kalkan olarak kullan ve sonra Mustafa Kemal’e yönelik suikast girişiminin zanlılarından olmak gerekçesiyle boynunu yağlı ilmeğe uzat. Son nefesini ‘hain’ yaftası boynunda ver.
Tabii şimdi ‘Üç Aliler divanı’ diye anılan ve bünyesinde hukukçu barındırmayan İstiklal Mahkemeleri’nin halen tartışmalara konu olan ‘hukuk dışı’ kararlarını anlatmayacağım. İzmir Suikastı gibi ‘aslı astarı aradan geçen uzun yıllara rağmen aydınlatılamamış, devrin ileri gelenlerinin ‘muhalif isimlerden kurtulmasına’ kılıf olarak üretildiği yorumları yapılan bir mevzuyu masaya yatırmayacağız.
Burada anlatmaya çalıştığımız hadisenin özü şudur. Bir hayat hikâyesi ne kadar görkemli başlarsa başlasın, son nefesin verildiği ana kadar kuyruğu dik tutup, geçirdiğin ömre layık bir ölüme kavuşabilmek her yiğidin hakkı olmalıdır. |